İnovasyon kültürü

Kasım ayının ilk haftasında Adana’da inovasyon kültürünün yaygınlaştırılması amaçlı düzenlenen “inovasyon haftası” etkinliği yapıldı. Zaten artık Ar-Ge demekten vazgeçtik. Zira o çok zor, gerçek anlamda Ar-Ge kaf dağının ardında. İnovasyonu belki başarabiliriz anlayışı ile olsa gerek, ona yüklendik ve katma değeri yüksek ürün üretebilmenin, rekabetçi ekonominin hedefine inovasyonu koyduk.

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, etkinliğin baba memleketi Adana’da yapılıyor olmasından olsa gerek, iş alemine moral vermiş: “İnovasyon eknominin itici gücü. Biz bunun neresindeyiz? İyiye doğru gidiyoruz. Ülkemizin inovasyon ve üretimle ilgili dünya sıralaması fena değil.  Marka başvurularında 141 ülke arasında beşinci durumdayız” demiş ama maalesef kazın ayağı öyle değil. İnovasyonda aksine geri gidiyoruz. Bu yılki küresel inovasyon endeksine göre 4 basamak geri gidip, 141 ülke arasında 58. sıraya düştük. Önlerde olduğumuz sıradan bir konuda, marka başvurularında, 5.liğimizi öne çıkarmış sayın Sabancı, moral olsun diye. Aynı konuşmada “inovasyon alanında en önemli yol, üniversite sanayi işbirliğinden geçiyor. Geleceğin yaratılmasında gençlere çok iş düşüyor” diyor sayın Sabancı. Ama o konu da maalesef sıkıntılı. Zira üniversitelerimizin kalitesi belli. Hatta bazı büyük şirket Ceo’ları “üniversite mezunları bize hiç başvurmasın” demeye başladılar. Üniversitede kalitenin temeli, adı üstünde temel bilimlerden başlar. Ancak Türkiye’de temel bilimler çöktü de ağlayanı yok.

Bilim politikalarımızın yanlışlığından, temel bilimlerin eğitimini yapan bölümler bir bir kapatılıyor. YÖK’ün 2014 yılında, 11 den az öğrenci kaydolan bölümlere kontenjan vermeyeceğim kararı, temel bilimlerin çöküşünü getirdi.

Zamanın Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’ün 2013 yılında yaptığı açıklama, bu konuya devletin nasıl şaşı baktığını ifade etmesi bakımından çok önemli: “Öyle meslek dalları açılmış durumda ki meslek yüksekokulu olsun, fakülte olsun piyasada karşılığı yok, örneğin fen edebiyat fakültelerinin sayısı çok fazla, ancak kimya, fizik, biyoloji mezunlarının çalışabileceği alan çok kısıtlı, bunların yeniden planlanması lazım.”

Halbuki Fen Edebiyat fakültelerinin amacı bir meslek vermek değil, nitelikli bilim adamı yetiştirmenin altyapısını oluşturmaktır. Bu okullar bir meslek dalı değildir ve piyasada karşılığı “görünür” değildir. Burada herhangi bir ürüne odaklı araştırma değil, “bilgi ürününe”, bilgi üretimine dönük araştırmalar yapılır. Sonuçta temeli zayıf olan üniversitelerin kalitesi de sorgulanır olur. Ülkemiz de maalesef bu durumdadır. Öğretim üyesi yetersiz, mantar gibi biten, “her şehrimize bir üniversite” anlayışından, burada söz etmek bile istemiyorum.

Dünya Fikri Haklar Örgütü (WIPO) tarafından her yıl gerçekleştirilen Küresel İnovasyon Endeksi raporuna gelince: İsviçre, İngiltere, İsveç, Hollanda ve ABD’nin dünyanın en inovatif ülkeleri olduğu belirtilen rapora göre Çin, Malezya, Vietnam, Hindistan, Ürdün, Kenya ve Uganda ise kendi denkleri arasından inovasyon performanslarıyla pozitif ayrışan ekonomiler. Türkiye ise 141 ülke arasında 58. sırada. Geçtiğimiz yıl ise Türkiye ekonomisi WIPO’nun küresel inovasyon endeksi’nde 54. sıradaydı.

Bu araştırma kapsamında ülkelerin inovasyon kalitesi de ölçüldü. Üniversitelerin performansı, akademik makale ve uluslararası patent başvurularıyla belirlenen bu kriterde ise ABD ve İngiltere birinci sınıf üniversiteleriyle ilk iki sırada yer alırken, Japonya, Almanya ve İsviçre bu ekonomileri takip etti. Orta gelirli ekonomiler arasında ise inovasyon kalitesinin lideri koltuğu Çin’de. Brezilya ve Hindistan ise Çin’i takip ediyor olsa da, Çin rakipleriyle arasını hızla açıyor.

Türkiye politik ortam ve politik istikrar gibi önemli başlıkların incelendiği kurumlar sıralamasında 141 ülke arasında 88. sırada. İşçilerin ve bilgi yoğun istihdam gibi alanların incelendiği iş dünyası kapsamlılığında ise 117. sıralamanın bu kadar kötü olmasının en önemli nedeni ise “Bilginin Özümlenmesi” sıralamasında Türkiye iş dünyasının 127. sırada olmasından kaynaklanıyor.

Bilgisayar yazılım harcamalarının GSYH oranında 8. sırada yer alan Türkiye, yerel rekabetin yoğunluğu bakımından 9, ticaret ve rekabette 18. sırada. Yatırımcıların korunmasında 13. sırada yer alan Türkiye, iş dünyası tarafından finansmanı sağlanan Ar-Ge harcamasında ise 21. sırada yer alıyor. Patent başvurularının GSYH’ye oranında 13. olan Türkiye marka başvurularında ise 141 ülke arasında 5. Kreatif ürünlerin toplam ticarete oranında 17. sırada yer alan Türkiye’nin en iyi puanlarından biri de lojistik altyapısından geldi. Lojistik alt yapısında Türkiye 29. sırada.

Ayrıca TİSK de Ar-Ge konusunda bir rapor yayımladı Burada 39 OECD ülkesi baz alınmış. Bu rapora göre; Türkiye’nin 39 ülke arasında özel sektörün Ar-Ge konusunda devletin doğrudan finansman desteğinden en az yararlandığı 11 ülkeden biri olduğu belirtilen raporda, “Bu hesaba vergi teşviği gibi dolaylı finansman desteği dahil edildiğinde de sonuç değişmiyor. Buna karşın 2012 yılında Türkiye’deki kamu Ar-Ge harcamalarının yüzde 16.1’i özel sektör tarafından finanse edildi. Söz konusu oranın büyüklüğü sıralamasında 38 ülke arasında 13. sırada olan Türkiye gerek AB, gerekse OECD ortalamalarının üzerinde bir orana sahip. Bu iki veri birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de Ar-Ge alanında devletin özel sektörle ilişkisinde ‘veren’ değil, ‘alan’ taraf olduğu görülüyor. Biyo, nano gibi yeni teknolojilerle, bilgi-iletişim ve çevre teknolojilerinde hem 31 ülke karşısında hem de OECD, AB ve BRICS ortalamalarına kıyasla Türkiye’nin hiçbir avantajı yok. Çevre teknolojisi açısından bakıldığında Meksika ve Brezilya dahi Türkiye’den daha avantajlı” ifadeleri kullanıldı.

Sonuçta bu raporlar inovasyonda, Ar-Ge’de hiç de ileri gitmediğimizi, aksine gerilediğimizi açıkça göstermiyor mu?

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir